Kekemelik

Kişiler konuşurken konuşma akıcılığında sesli ya da sessiz meydana gelen duraksamalar, hecelerin tekrarlaması ya da uzatılmasında oluşan bozukluklar kekemelik olarak bilinmektedir. Genellikle kekemelik esnasında aşırı zorlanmalar ve gerginlikler meydana gelir. Kekemeler ne konuşacaklarını bilemediklerinden değil aslında ne konuşacaklarını çok iyi bilirler fakat kelimeleri sorunsuz bir şekilde çıkaramazlar. Kekemelik kişiden kişiye değişir. Herkes aynı şekilde kekelemez aynı şekilde kelimeleri çıkarmaz.

Kişiler heyecanlandıklarında, kendilerini baskı altında hissettiklerinde, stresli bir durum yaşadıklarında, yeni biriyle konuştuklarında, toplum karşısında konuştuklarında ya da önemli biriyle konuştuklarında takılırlar.

Kekemeliğin Ortaya Çıkışı

Kekemelik 2-6 yaş arası dil gelişim dönemlerinde ortaya çıkar. Çocuklar 2 yaşından önce ki dönemde düşünce gelişimi konuşma gelişiminden önde olduğu için düşüncesini kelimelere aktaramaz ve bunun sorunun kekemeliğe yol açabilme ihtimali vardır. Kekemelik genelde 5 yaşlarında belirginleşir. Erkek çocuklarında kekemeliğin olma ihtimali kız çocuklarına göre daha fazladır. Kekemeliğin birçok nedeni vardır. Fizyolojik, psikolojik, kalıtımsal nedenlerden kaynaklanabilir. Kekemeliğe yol açan nedenler şu şekilde de sıralanabilir;

  • Travma durumları
  • Çocukların bulundukları ortamda psiko sosyal anlamda sıkıntı yaşaması
  • Baskı ve stres
  • Ailevi problemler
  • Herhangi bir durumdan şiddet ve korku duymak
  • Kişinin yaşadığı çevrenin titiz ve kontrolcü davranması
  • Ailede kekeme birinin olması ya da kekemelik nedenleri arasında bulunması

Kekemelik Hangi Durumlarda Belirginleşir

Kalabalık ortamlarda, yabancıların bulunduğu ortamlarda, telefona cevap verirken, birinden bir şey isterken, bir duruma hazırlıksız bir şekilde yakalanırken kekemelik belirginleşir. Kişiler bu durumlardan korktukları için kaçmaya çalışırlar. Söyleyemedikleri kelimeler yerine eşanlamlısını söyleyerek cümleyi tamamlamaya çalışırlar. Kekeme olan kişiler isimleri sorulduğu zaman buna cevap vermekte zorluk çekerler. Öğrenciler bu sebepten dolayı hep arka sıralarda oturmaya çalışır derslerde konuşmak yerine dinlemeyi tercih ederler.

Kekemelik Tespitinde Ailenin Rolü

Kekemeliğin tespitinde ailelerin rolü büyüktür. Çünkü aileler çocuğun ilk anından itibaren gelişimi, sosyalleşme süreci ve davranışların gerçekleşmesinde önemli bir etkiye sahiptirler. Çocuklar başladıkları dönemden itibaren ne söylediklerine ve nasıl söylediklerine dikkat edilmelidir. Bu dönemlerde çocukların düşünme hızı konuşma hızından fazla olduğu için geçici bir kekemelik ve konuşma bozukluğu yaşayabilirler.  Aileler çocuklarının yaşıtlarından farklı konuştuklarını tespit edebilirler. Çocuğun konuşmasında herhangi bir bozukluk tespit edildiyse bir uzmana başvurmak gerekir. Aileler çocuklarının ruhsal ve duygusal gelişimleri içi sağlıklı ortamlar yaratarak daha güvenli ve sevecen bir ortamda yaşamalarını sağlamalıdırlar. Kekemelik çocukluk döneminde atlatılabilecek bir durum olduğundan dolayı aileler bunu erkenden tespit ederek doğru tedavi yöntemi ile bunu büyük oranda azaltabilirler.

Kekemeliğin Tedavisi

Kekemeliğin ortaya çıktığı dönemlere göre farklı tedavi yöntemleri bulunmaktadır. Çocukluk genç ve yetişkin dönemlerde ortaya çıkabilir. 2 yöntem tedavi vardır.

  • İlk yöntem konuşmayı akıcı hale getirebilmek ve kekemeliğin şeklini değiştiren Fluencyshaping yöntemidir. Konuşma değiştirildiğinde ilk başta tanınamayacak şekilde olur. Sesli harfler uzatılarak sese yumuşak bir giriş yapılır. Nefes alıp verme kontrol edilerek konuşma hareketleri düşük kas gerilimleriyle yapılır. Bu konuşma türü git gide doğal bir konuşma haline dönecektir. Konuşma tekniği zamanla normal bir hal alsa bile bunun sürekli olarak kontrol edilmesi gerekir.
  • İkinci yöntem olan kekemelikten kaçınmama yöntemi ise kekemeliğin ortaya çıkmasında tepki gösterebilmeyi amaçlayan bir yöntemdir. Kekemelik durumunda bundan kaçınmak ya da yorucu bir konuşma yerine kekemeliğin ortaya çıktığı kelimelerde konuşma teknikleri kullanılmaktadır. Böyle durumlarda kekemelik kontrol altına alınarak hafifletilir ya da engellenir.

Kekemelikte kullanılan bu yöntemler herkese uymayabilir ya da aynı etkiyi göstermeyebilir. Bu tedavi yöntemlerinin yanı sıra akupunktur, hipnoz, rahatlama çalışmaları gibi tekniklerde kullanılabilir.

Waterloo Muharebesi

18 Haziran 1815 tarihinde, Fransa- İngiltere ve Prusya ittifakı arasında meydana gelmiştir.  Napolyon’un son savaşı olarak tarihe geçen Waterloo Muharebesi,  Fransa ve Napolyon açısından ağır bir yenilgiyle sonuçlanmıştır. Bu yenilginin sonunda Napolyon, St. Helena adasına sürgüne gönderilmiş; 5 Mayıs 1821 tarihinde de burada hayatını kaybetmiştir.

Genel Bakış

Napolyon, Waterloo Muharebesi’nin öncesinde, Rusya’ya girmeye çalışmıştır fakat yenilgiyle karşılaşmıştır. Burada ordusunun büyük bir kısmını kaybetmiştir. Rusya yenilgisi ve artan vergiler halkı isyana teşvik etmiş ve Napolyon’a bir suikast girişiminde bulunulmuştur. Koaslisyon devletleri bu durumdan faydalanmıştır. Ekim 1813’te Leipzig Muahrebesi yaşanmış ve Napolyon burada da yenilgiye uğramıştır. Bu muharebenin ardından Napolyon, Elba adasına sürgüne gönderilmiştir.

Napolyon, Elbe adasında pek mutlu değildir. Planlamalarını yapmaya başlamış ve zamanının geldiğine inandığında gizlice Elbe adasından kaçmıştır. Fransa’ya kadar ulaşmayı başarmıştır.  Fransa Kralı, Napolyon’un eski mareşali Michel Ney’i; Napolyon’u yakalaması için Paris’e doğru göndermiştir.  Bu sırada Napolyon Paris’e varmadan 6 gün önce toplanan Viyana Kongresi, Napolyon’u “kanunsuz” ilan etmiştir. Fakat işler Fransa Kralı’nın beklediği gibi gitmemiştir. Michel Ney ve tüm ordusu Napolyon’a katılır, Fransız ordusu da kısa sürede Napolyon’u takip etmeye başlamıştır. Bu sırada Fransa tahtında, Bourbon Monarşistleri bulunmaktadır. Napolyon’un bir anda bu kadar güçlenmesi üzerine Bourbonlar kaçmış ve imparatorluk yeniden Napolyon’a tahsis edilmiştir.

İkinci kez tahta çıkan Napolyon bu dönemde pek de savaş yanlısı olmamıştır. Mali olarak hazır değildir, ordu da savaşa hazır değildir.Prusya ve İngiltere’ye barış teklif etmiştir fakat bu ülkeler, Napolyon’un güçlenip barış ortamını bozacağından kuşku duymuş ve teklifi reddetmişlerdir. İngiltere ve Prusya’ya, İsveç de katılmıştır.

Waterloo Muharebesi

Napolyon’a karşı birleşen devletlerin arkerlerinden oluşan koalisyon ordusu 71 bin kişi civarındadır. İngiliz ağırlıklı karma bir ordudur. Orduların başına Wellington dükü Arthur Wellesley, Prusyalı General von Blücher ve İsveç’ten Bernadette getirilmiştir. Napolyon topçu ekolünden gelmektedir ve o zamana kadarki savaşlarının çoğunu saldırıyla kazanmıştır.İngilizler ise “kare savunma” stratejisinde oldukça iyidir. Özellikle Wellesley’in savunmada çok başarılı olduğu bilinmektedir.

Napolyon, Prusya orduları gelmeden önce İngilizleri yenilgiye uğratmak istemiştir. Bu sebeple sürekli saldırmıştır. Fakat İngilizlerin başarılı kare savunması nedeniyle saldırılar başarısız olmuştur. Prusya ordusunun da gelmesiyle İngiliz ordusu, hücuma geçmiştir. Fransız ordusu birden dağılmaya başlamış ve askerler kaçmıştır. Geri çekilen askerlerine Napolyon da katılmıştır. Kaçarken son bir top hücumu deneyen Napolyon, doğruca Paris’e geçmiştir. Muharebeyi müttefikler kazanmıştır. Napolyon Paris’e döndükten sonra yakalanmış ve St. Helena adasına sürgüne gönderilmiştir.

Waterloo Muharebesi- Detaylar

Waterloo Muharebesi; tarihte birkaç devletin bir araya gelip, tek bir insanla savaşması açısından eşsiz bir örnektir. Bir gün sürmüştür. Günümüzde Napolyon’un bu muharebeyi nasıl kaybettiğine dair tartışmalar sürmektedir. Napolyon’un ilerleyen yaşı, tahta çıktıktan sonra halka getirdiği ağır vergi yükü ve dış dünyada uzun süren savaşlar sonucu yıpranması; bu yenilgiye zemin hazırlayan etkenlerden olmuştur.

Waterloo Muharebesi’ne ait ilginç bir detay da ismidir. Muharebe aslında Waterloo’ya 2 km uzaklıktaki bir kasabada geçmektedir. Ancak Arthur Wellesley’in tuhaf bir alışkanlığı vardır. Wellesley, savaştan bir gün önce kaldığı yerin ismini savaşa vermektedir. Savaştan bir gün önce Waterloo’da kaldığı için muharebenin ismini “Waterloo Muharebesi” koymuştur.

Ünlü Fransız Romancı ve Oyun Yazarı Victor Hugo, Waterloo Muharebesi için : “Waterloo bir savaş değildir, dünyanın yüzünün değişmesidir.” demiştir (Sefiller).

Fransızlar ise 1821’de St. Helena’da ölen Napolyon’un mezarını almak için 1840’da adaya gelirler. Napolyon’un mezarının bozulmamış olmasıysa Fransızları oldukça şaşırtmıştır.

 

Taiping İsyanı

Taiping İsyanı; Çin’in güneyinde, 1851 -1864 yılları arasında süren, siyasal ve dinsel bir ayaklanmadır. 20 milyon (bazı kaynaklarda 30 milyon) insanın yaşamını kaybettiği, bu iç isyan,  bilançosuyla Birinci Dünya Savaşı’nı geride bırakmıştır.

Taiping- Tanrının Çinli Oğlu

Çin tarihinin en kanlı çatışması olarak tarihe geçen isyanın başlama nedenleri arasında; İngiltere ile yapılan Afyon Savaşaları ve yolsuzluklar nedeniyle yoksul kesimin giderek artması gösterilebilir. Gittikçe fakirleşen halk için mülkiyet odaklı bir anlayış oldukça cazip hale gelmiştir.  “Malların Ortak Paylaşımı” sloganı yoksul halkı bir amaç etrafında toplamaya yetmiştir. Bu fikir ise Hong Xiuguan’dan gelmiştir.

Hong Xiuguan, Çin’in Kanton bölgesinde yaşayan fakir bir gençtir(1850-1864). Birçok memuriyet sınavına girmiş ve başarılı olamamıştır. Hristiyanlıkla da bu dönemde tanışan genç Hong, ruhsal karmaşalar yaşamaya ve hayaller görmeye başlamıştır. Tanrının oğlu ve İsa’nın kardeşi olduğunu ve Çin’de dini bir reformu amaçladığını insanlara anlatmaya başlamıştır. Aradığı desteği yakın arkadaşı Feng Yunshan’dan gören Hong, Bai Shondi Hui (Tanrıya Tapanlar Birliği) adında bir tarikat kurmuştur. “Malların ortak paylaşımı” sloganı da bu tarikat ile birlikte ortaya çıkmıştır.

Hong’un 3 yıl sonra liderliğini üstlendiği bu tarikatın inanç sistemi, itaat ve ibadet üzerine kurulmuştur. Kölelik, zina , afyon, fuhuş, içki içmek, tarikat kadınları için ayak bağlamak vb. birçok davranış yasaklanmıştır.

1840lı yıllarda Çin Hükümeti, bu tarikatın önüne geçmeye çalışmıştır ancak Bai Shondi Hui tarikatı askeri alanda da gelişmeyi başarmıştır. İsyan ise kaçınılmaz olmuştur.

1 Ocak 1851 yılında Hong, Taiping Tianguo’yu (Tanrısal Büyük Barış Krallığı) ilan etmiştir. Teokratik bir krallık, ülke yönetimindeki Qing Hanedanlığına karşı; büyük bir ayaklanmaya kalkışmıştır.

Askerleri

Askeri kuvvetleri kısa zamanda 1 milyona ulaşmıştır. Bununla birlikte ordusu, son derece disiplinli ve her an ölmeye hazır askerlerden oluşmuştur. Askerlerin adanmışlığı ise, bu uğurda öldüklerinde güzel bir ahiret hayatlarının olacağına inandırılmalarından gelmektedir. Disiplin ve inanç, askerlerin üniformalarına ve ibadetlerine de yansımıştır. Taipinglilerin kadınlar ve erkekler ayrı olmak üzere her sabah 1 saat ibadet ettikleri bilinmektedir. Üniformaları kırmızı ceket ve mavi pantolondan oluşan askerleri de her sabah saat 6 ve 7 arası ibadetlerini gerçekleştirmiştir.  Yoksul destekçilerden düzenli bir orduya ulaşmayı başaran Hong, 10 Mart 1853 tarihinde Nanjing şehrini ele geçirmeyi başarmıştır. Nanjing şehrinin ismini Tianjin (Tanrısal Şehir) olarak değiştirmiş ve Tianjin’i de Taiping’in başkenti ilan etmiştir. Bu başarının ardından ordu, Beijing’e (Pekin) saldırmıştır ancak başarılı olamamıştır.  Pekin’deki girişim başarısızlıkla sonuçlansa da, 10 yıl boyunca krallığını genişletmeyi hedefleyen Hong, Yangtze Vadisi’nde başarılara imza atmıştır.

Taiping’de Sorun

Qing Hanedanlığı’nın; yani Çin Hükümeti’nin tehdit olarak kabul etmeye başladığı, Taiping Krallığı’nda iç karışıklıklar ortaya çıkmaya başlamıştır. Taiping Devlet Başanı Yang Xiuqing, Taiping’de gücü ele geçirmek ve Taiping’in en yetkili kişisi olmak için harekete geçmiştir.  Taiping; Büyük Barış Krallığı’nın kuzey kralı olarak adlandırılan Wei Changhui,  Devlet Başkanu Yang Xiuqing ve yandaşlarını kılıçtan geçirerek, devlet başkanının bu girişiminin başarısız olmasını sağlamıştır. Ancak Wei Changhui, Hong tarafından bir tehdit olarak görülmüş ve 2 Eylül 1856 tarihinde öldürülmüştür. Aslen bir şair olan, Taiping liderlerinden Shi Dakai (Yi- Wang olarak da bilinir) bu gelişmelerden rahatsız olmuş ve ayaklanmaya katılan bir grup insanla birlikte kaçmıştır. Hong ise aktif yönetimden ayrılmış ve kendini dünya zevklerine vermiştir. Savaş ortamı ve idareciler arasında yaşanan bu gelişmeler, Taiping’in güç kaybetmesine neden olmuştur. Nitekim, Şangay’a bir saldırı düzenlenmiş ve başarısız olunmuştur.

“Tanrı Bizi Korur!”- Şangay Yenilgisi

Çin saray görevlilerinden Zeng Guafon’un, konfüçyusçuluk yani Hong’un teokratik krallık anlayışına olan nefreti düşmanlık boyutuna ulaşmış ve Zeng için Taiping İsyanı’nın bastırılması kişisel bir mesele haline gelmiştir. Bu sebeple 1862 yılında silahlı kuvvetlerle Nanjing’i, bir diğer adıyla Tianjin’i kuşatmıştır. Taiping Krallığı’nın başkentini kuşatan Zeng, Şangay yenilgisinin aradından zayıflayan Taiping yönetimini 1864’te yenilgiye uğratmıştır.

Ancak Zeng’in Taiping İsyanı’ndaki rolü, Taiping’in Şangay başarısızlığıyla önem kazanmıştır. Hong zevk ve sefa içerisindeyken, Taiping yönetiminde birtakım çıkar çatışmalarının baş göstermesinin Taiping’i zayıflattığından bahsetmiştik. Qing Hanedanlığı, bu karışıklığı fırsat bilmiş ve Şangay’a saldıran Hong’u Fransız ve İngiliz yardımı alarak yenilgiye uğratmıştır.

1864 yılında artan bu baskı; Taiping’de ayaklanmaya katılan birçok kişinin hatta komutanların bile kaçmasına neden olmuştur ve isyan bastırılmıştır. Ancak Hong, kaçmayı tercih etmemiştir ve tanrının oğlunu ve Taiping’i koruyacağına inanmıştır. Utanç içerisinde yaşamaktan ya da düşman tarafından öldürülmektense, kendini öldürmeyi tercih etmiştir. Zehir içerek intihar eden Hong’un ardından  isyanın etkisi 1868 yılına kadar sürmüştür.

Taiping İsyanı ve Hong – Detaylar

Taiping İsyanı, yaklaşık 13- 14 yıl sürmüştür. Bu isyanda ölen insan sayısıysa 20 milyonun üzerinde kabul edilmektedir. Kaynaklarda, Birinci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden insanlardan daha fazla insanın hayatını kaybettiği söylenir.

Qing Hanedanlığı’nın yolsuzlukları ve afyon savaşları, Çin halkını yoksullaştırmakla kalmamış ve bir umut arayışı doğurmuştur. Yoksul kesimi bir araya getiren sadece Hristiyanlık olmamıştır. Kazanılan mülklerin tarikat arasında eşit bölüşüleceğine dair verilen garanti , kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olması ve maddi dünyada olmasa bile manevi dünyada güzel bir hayat sürüleceğinin söylenmesi, tarikatın giderek büyümesine zemin hazırlamıştır.

Hong’un, Amerikalı Misyoner Vaiz Isaachar J. Roberts’tan dersler aldığı bilinmektedir. İş bu,  bazı tarihçiler Taiping İsyanı’nda misyonerlerin payının fazla olduğunu kabul etmektedir.  Güney Çinli Hong ise öğretmen olmak için girdiği memuriyet sınavlarının tamamında başarısız olmuştur. 1837’deki son başarısızlığının ardından Hong’un bir depresyona sürüklendiği görülmüştür. Depresyona eşlik eden halusinasyonlarla birlikte; Hong, Vaiz Roberts’tan öğrendiklerini tatbik edip, vaazlar vermeye başlamıştır.

Çin toplumu ise Hristiyanlıkla yeni yeni taşmıştır ve kuraklık ya da su baskınları yüzünden bile Qing Hanedanlığı’nı suçlamaya başlamıştır.Karışık iç siyaset ve artan yoksulluk Hong’un oluşturmaya çalıştığı dini bir muhalefetin beklenenden fazla destekçiye ulaşmasını sağlamıştır. Kısa sürede Mesih İsa’nın kardeşi olduğu iddiası kabul gören Hong, “Cennet Krallığı’nı” kurmuş ve Vaiz Roberts’ı da dışişleri bakanı ilan etmiştir.

Hong; kumar, fuhuş, afyon kullanımı vb. davranışlarla birlikte çok eşliliği de yasaklamıştır. Ancak Hong’un kendine bir harem kurduğu bilinmektedir. ‘de çıkan karışıklıklar esnasında da haremiyle daha meşgul olması, Hong’un dünyevi zevkleri daha fazla önemsediğini göstermektedir.

Çin Hükümeti’nin o sıra; Avrupalılarla, özellikle İngilizlerle afyon ticaretiyle ilgili sık sık çarpışma yaşadığı bilinmektedir.  Sosyal bir politika benimseyen ve Hristiyanlık öğretileri doğrultusunda ilerleyen Hong’u başlarda merakla izleyen Avrupalıların, daha sonra Qing Hanedanlığı’na yardım etmesi; Hong’un afyonu yasaklamasıyla açıklanabilir. Taipinglilerin afyon kullanımıyla ilgili politikası, Avrupalıların çıkarlarına ters düşmüştür.

Kaynaklar, Hong’tan sonra iktidara geçen oğlunun da mücadeleyi sürdüremediğini göstermektedir.Bu dinamikler eşliğinde Çin tarihinin ve dünya tarihinin en kanlı çatışmalarından biri olan isyan başlamış ve kanlı bir biçimde son bulmuştur.  İsyan’dan sonra ise 1870 yılında gizli bir biçimde kurulan Boxer Cemiyeti , Avrupalı sömürgecilere ve Hristiyanlara karşı ayaklanmıştır(1899-1901). Bu da Taiping İsyanı’nın yankılarının, Çin Hükümeti üzerinde oldukça ağır olduğunu göstermektedir.

Talas Savaşı

Talas Savaşı; 751 yılında Araplar ve Çinliler arasında Talas Irmağı kıyılarında gerçekleşen, birkaç günlük meydan muharebesidir. Abbasi orduları ve Çin’i yöneten Tang hanedanının ordusunun karşılaştığı bu savaşta, Türkler dolaylı yollardan olsa da sonucu belirleyen unsur olmuştur. Çin’in, Orta Asya’da hakimiyet edinmesini istemeyen Karluk ve Yağma Türkleri, Arapların yanında savaşmıştır. Arapların galibiyetiyle sonuçlanan Talas Savaşı, Türklerin İslamiyet’i benimsemesini sağlamıştır.

Genel Bakış

Talas Savaşı’nın gerçekleştiği sırada Çin’de, Tang Hanedanlığı’ndan (618-906) İmparator Hivang -Çang ( 713-755) hüküm sürmektedir. İmparator Hivang-Çang, Göktürk İmparatorluğu’nu yıkıldıktan sonra Türk Hanoğulları’nın hakimiyetindeki Şaş- Taşkent şehrini ele geçirmek istemiştir. Çin imparatorunun amacı aslında batıya doğru genişlemektir. Öte yandan Batı Türkistan’ın durumu göz önünde bulundurulduğunda Göktürk şehzadelerinin sayıldığı Taşkent, Çin için bir tehlike niteliğinde olmuştur. Bu sebeple Çin, Taşkent’e bir sefer düzenlemiştir.

Taşkent Seferi’ni Kuça Valisi Kao Sien-tche çıkmıştır. Kuçalı Kao Sien-tche, Taşkent’in Türk Hükümdarı Bagatur-Tudun’u iyi muhafızlık yapmadığı gerekçesiyle suçlamış ve Taşkent Seferi’ni gerçekleştirmiştir. Bagatur- Tudun, Çin imparatoruna bağlılığını dile getirmiş olsa da bir işe yaramamış ve Taşkent Seferi’nin sonunda, Kao Sien-tche tarafından yakalanmış ve imparatora teslim edilmiştir. Bagatur- Tudun’un kafası vurulmuş ve hazinesine el koyulmuştur. Bu gelişme Türkler arasında huzursuzluk yaşanmasına neden olmuştur.

Ancak Göktürk Devleti’nin yıkımından sonra Türkler hala birlik sağlayamamış ve  Çin’e karşı koyacak gücü kendilerinde bulamamışlardır. Bagatur-Tudun’un oğlu Tüen-en,  Tarbagatay ve Unungu nehirleri üzerinde yaşayan Karluk Türklerinin ve Soğdak ülkesindeki Arapların desteğini almıştır. Çinlilerin ele geçirdikleri bölgerlerdeki sert tutumları ve Bagatur-Tudun’un öldürülmesi, Türkleri Müslümanlardan, Abbasilerden  yardım istemeye itmiştir.

Horasan Valisi Ebu Müslim’in Çin üzerine bir sefer düzenlemek istediği bilinmektedir.  Türkler; Ebu Müslim’i  Kuça, Karaşar, Hotan ve Kaşgar’ın işgaline ikna etmişlerdir. Bunun üzerine Ebu Müslim, Ziyad bin Salih komutasında bir İslam ordusunu Türk yardımcı kuvvetlerle birleştirmiştir.

Talas Savaşı- Detaylar

Çin, komutan Ziyad bin Salih’in ordusunu ve Arapların hazırlıklarını haber alınca, 70.000 (bazı kaynaklarda 100.000) kişilik bir ordu hazırlamıştır. Çin ordusu, Çinlilerin Ta-lo-se, Arapların Taraz ve dilimize Talas olarak geçen alana yürümüş ve burada müttefik kuvvetlerle karşılaşmıştır.  Oldukça şiddetli bir biçimde süren Talas Savaşı’nın, 5. gününde; Göktürklerin bir boyu olan Karluklar, Çin kuvvetlerine arkadan taarruz etmişler ve Çin büyük bir yenilgiye uğramıştır.

Kao Sien-tche yanında birkaç askerle birlikte kaçmayı başarmıştır. Çin kuvvetlerinin büyük bir kısmı (50.000 civarı asker) savaş meydanında öldürülmüş ve 20.000 kadarı esir edilmiştir.

Talas Savaşı- Sonuçlar

Tarihsel kaynaklarda, Türklerin Talas Savaşı’nın ardından kitleler halinde İslamiyet’i kabul ettikleri yazmaktadır. Ancak Türkler, Talas Savaşı’ndan önce İslamiyetle dostça ve düşmanca karşılaşmalar yaşamışlardır. İran ve Kafkasya sınırında yaşayan Türk boyları, Emevi Devleti’yle irtibat halinde olmuşlardır. Hazarlar, yıllarca Emevilerle savaşmıştır. Bazı Türk boyları İslamiyet’e geçmiştir. Kitlesel olarak İslam’ı kabul eden ilk Türk boyu Volga Bulgarları olmuştur.

Yine de Karluk Türkleri’nin saf değiştirip, seçimlerini Araplar’dan yana yapması; İslamiyet’le daha yakın ilişkiler kurulmasını sağlamıştır.Karluk Türkleri’nin asıl amacının ise Çin egemenliği altında yaşamamak olduğu kabul edilmektedir.

Talas Savaşı’nın Araplar açısından da önemli sonuçları olmuştur. Abbasiler iktidarda, Emevilerin Arap Devleti stili yerine İslam Devleti stiline dönmüşlerdir. Arap milliyetçiliği yerini ümmetçi bir anlayışa bırakmış ve bütün müslümanların eşit olduğu görüşü ortaya çıkmıştır.

Talas Savaşı’nın kültürel sonuçları da olmuştur. Türkler, esir alınan Çinlilerden  keten ve kenevirden kağıt yapmayı öğrenmişlerdir. Türkler de Araplara kağıt yapmayı öğretmişlerdir. Çin’in dışında ilk defa bir yerde; Semerkand’da kağıt imal edilmeye başlanmıştır. Semerkand’da imal edilen ipek kağıtlar, Orta Doğu ve Akdeniz’e kadar ulaşmıştır. Daha sonra Sicilya ve İspanya vasıtasıyla kağıt imalatı Avurpa’ya kadar yayılmıştır.

 

 

Ridaniye Muharebesi

22 Ocak 1517 yılında, Osmanlı Devleti ve Memlük Sultanlığı arasında gerçekleşen Ridaniye Muharebesi, Sultan I. Selim komutasındaki Osmanlı ordusunun galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Ridaniye Muharebesi; Merc-i Dabık Muharebesi’nin devamı niteliğinde olup, Osmanlı Devleti’ne hilafet makamını getirmiştir.

 

Genel Bakış

24 Ağustos 151 tarihinde, Yavuz Sultan Selim Han idaresindeki Osmanlı Devleti ile Memlûk Devleti arasında; Halep şehrinin kuzeyinde bir muharebe gerçeklemiştir. Bu muharebe, tarihe “Mercidabık Savaş”ı olarak geçmiştir. Savaş, Osmanlı Devleti’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Kahire’ye kadar çekilen Memlûk ordusunun başına yeni bir komutan atanmıştır. Mercidabık Savaşı’nın ardından Memlûkler, Yavuz Sultan Selim Han’ın itaat isteğini kabul etmeyip, geri çevirmiştir.Hatta Yavuz Sultan Selim Han’ın gönderdiği elçi öldürülmüştür. Ridaniye Savaşı’nın temel nedenlerinden biri bu olmuştur.

Yavuz Sultan Selim Han, Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu da bulunan hakimiyetini pekiştirmek istemiştir. Bu sebeple, Memlûk Sultanı önlem almak istemiştir. Memlûk Sultanı, Halep civarına yaklaşık 50 bin kişilik bir orduyu konumlanmıştır. Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır Seferi sırasında Mercidabık Savaşı’nın oluşma nedenlerinden biri de bu olmuştur.

Sina Çölü – Harp Tarihi’nde Bir İlk

Yeni Memlûk Komutanı Tomanbay, vazifeye gelir gelmez  Suriye’den gelen emirlere önemli görevler vermiştir. Yavuz Sultan Selim Han’ın boyun eğdirme isteğini geri çevirmiş ve olası bir savaşa hazırlanmıştır. Yavuz Sultan Selim Han, Mercidabık Savaşı’nda Mısırlıları mağlup edip; Filistin ve Suriye’yi zaptetmiştir. Memlûk Devleti’nin sonunu getirmek ve Mısır Seferi’ni tamamlamak için Yavuz Sultan Selim Han, ileri harekete devam etmiş; ağırlıklarla birlikte Sina Çölünü geçmiştir. Sina Çölü’nün geçilmesi Harp Tarihi’nin rekorlarından biri kabul edilmektedir. Sina Çölü’nü geçerken, mevsimden dolayı bol yağmur yağmıştır. Yağmur kumların sertleşmesine sebep olmuş ve topların daha kolay taşınmasını sağlamıştır. Osmalı ordusu ve atlar su sıkıntısı çekmemiş ve bu durum Allah’ın bir lütfu olarak nitelendirilmiştir.

Sina Çölü’nü geçip, Sâlihi’ye ulaşan Osmanlı ordusu; Mısır’ın kuzeydoğusunda bulunan Ridaniye köyünde, Tomanbay komutasındaki Memlûk ordusuyla karşılaşmıştır. Memlûk ordusu 20 bin askerden oluşmuştur. Tomanbay, Frenklerden de 200ü aşkın top almıştır. Bu topları da sabit bir şekilde kuma yerleştirmiştir. Yavuz Sultan Selim Han, keşifleri sonucunda Memlûklerin bu nizamından haberdar olmuştur. Memlûkler, dağ tarafını ve kanatları boş bırakmışlardır. Yavuz Sultan Selim Han, Al- Mukattam Dağı’nı dolaşmış; Birket-ül Hac yolundan Al- Mukattam Dağı’na kadar uzanan alanda Memlûklerin yan gerilerine saldırmıştır.

Osmanlı kuvveti; bu sırada 60 bin askerden, 300 kadar toptan oluşmaktadır. Topların bir kısmı yivlidir.Osmanlı ordusunun bu beklenmedik saldırısı karşısında, Memlûkler ağır kayıplar vermiştir. Memlûkler, kuma gömülü toplarının mevzilerini değiştirememişlerdir.Tomanbay, Yavuz Sultan Selim Han’ın bulunduğu merkez kuvvete saldırmış ancak başarılı olamamıştır. Bu başarısızlığın ardından sağ kanattaki Vezir-i Azam Sinan Paşa kuvvetine saldırmıştır. Sinan Paşa, bu saldırı sırasında yaralanmış, otağa ulaşınca da vefat etmiştir. Tomanbay, Osmanlı Ordusu’nu Nil Nehri’ne kadar izlemiştir. Kahire’ye kadar ulaşan Tomanbay, Kahirelilere kendilerini savunmak zorunda olduklarını duyurmuştur. Osmanlı Ordusu, Kahire’ye girip şehri yağmalamıştır. Tomanbay, Yavuz Sultan Selim Han’ın mevkiine bir saldırı daha planlamış ancak alınan önlemlerle karşılaşmıştır.Bir gece baskınıyla Kahire’ye giren Tomanbay, Osmanlı ordusuyla bir mücadeleye girişmiştir. Bu çarpışmaya damlardan Osmanlı kuvvetlerine taş atan halk da katılmıştır. İsfendiyaroğlu’nun başında bulunduğu Osmanlı kuvvetleri öldürülmüş ve Tomanbay iki gün süreyle şehri elinde tutmuştur. Tomanbay adına Kahire Camilerinde hutbe okunmuştur.

26 Ocak tarihinde, yani Ridaniye Muharebesi’nin 4. günü; Yavuz Sultan Selim Han’ın emriyle Vezir Yunus Paşa ve Yeniçeri Ağası Ayas Ağa öncülüğünde Osmanlı kuvvetleri ateşler saçarak şehre girmiştir. Kapıkulu askeri Kahire’nin sokaklarına saldırmış ve Memlûk siperleri yakılmıştır. Bunun üzerine Tomanbay, çareyi kaçmakta bulmuştur.Rivayete göre, Tomanbay kadın kıyafetleriyle Nil Nehrini geçmiştir. Böylelikle Ridaniye Muharebesi, Osmanlı Devleti’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır.

Tomanbay hakkında teoriler vardır.Bir kısım tarihçi, Tomanbay’ın Nil Nehri’ni geçerken boğulup öldüğünü kabul etmektedir. Ancak Tomanbay’ın yakalanıp öldürüldüğüne dair bir teori de yaygın olarak kabul görmektedir. Tomanbay, Şehsüvaroğlu Ali Bey tarafından yakalanmış ve Yavuz Sultan Selim Han’ın huzuruna çıkarılmıştır. Osmanlı Sultanı, Tomanbay’ı elçilerinin ölümü hakkında azarlamıştır.Yavuz Sultan Selim Han, Tomanbay’ın hayatını bağışlamaya niyetlense de halkın Memlûk komutanına olan sevgisi; Osmanlı Sultanı’nı bu niyetinden geri çevirmiştir. Tomanbay, katıra bindirilerek şehir dolaştırılmış ve Bab-al Züvalye’de asılmıştır (13 Nisan 1517). Yavuz Sultan Selim Han, bu hamlesiyle hem Tomanbay’ı cezalandırmak hem de halkın gözünü korkutmak istemiştir. Tomanbay’ın idamı sırasında ise Cami Al-azhar’da halka sadaka dağıtılmıştır.

Ridaniye Muharebesi- Detaylar

Ridaniye Muharebesi’nin ardından saltanata ek olarak hilafet Osmanlı Devleti’ne geçmiştir. Yavuz Sultan Selim Han, ilk Osmanlı İslam Halifesi olmuştur. İslam Alemi’nin liderliğinin yanı sıra, Osmanlı Devleti Mısır ve Arabistan Yarımadası’nda tamamen hakimiyet sahibi olmuştur. Osmanlı Devleti’ne Kuzey Afrika’nın yolu açılmış ve Osmanlı Devleti’nin sınırları Atlas Okyanusu’na kadar erişmiştir.

Ridaniye Muharebesi ve Mısır’ın Fethi sırasında Osmanlı Devletli, ilk kez yivli top kullanmıştır. Burada önemli bir ayrıntı vardır. Yivli toplar Avrupa’da ilk defa 1868 yılında kullanılmıştır. Yavuz Sultan Selim Han’ın, Avrupalı Devletlerden yaklaşık olarak 200 yıl daha erken yivli top kullanmaya başlaması; onun ileri görüşlü ve stratejide başarılı bir hükümdar olduğuna kanıt olmuştur.

Öte yandan Osmanlı Devleti’nin; Ridaniye Muharebesi sırasında ateşli gücü, toplarla sınırlı kalmamıştır. Tüfek kuvvetlerine de sahip olmasıyla birlikte Osmanlı ordusu, dönemin en güçlü ordusu olarak kabul görmektedir.Ateşli silahların, Memlûkleri de oldukça korkuttuğu bilinmektedir. Hatta, Tomanbay’ın Yavuz Sultan Selim Han’ı namertlikle suçladığı söylenmektedir. Ancak Yavuz Sultan Selim Han’ın askeri dehası, Osmanlı Devleti’nin Mercidabık Savaşı’nı, Ridaniye Muharebesi’ni kazanmasını ve Mısır’ın Fethi’ni tamamlamasını sağlamıştır.

Osmanlı Sultanlarının 9.su ve İslam Halifelerinin 74.sü olan Yavuz Sultan Selim Han, 22 Eylül 1520’de, Çorlu’daki karargahında vefat etmiştir. Yavuz Sultan Selim Han’ın vefat ettiği sırada yeni sefer hazırlıkları içinde olduğu bilinmektedir. Osmanlı Sultanı Ridaniye Muharebesi sırasında Sinan Paşa’nın vefatı üzerine, veziri Yunus Paşa’ya :” Lala Lala! Mısır’ı aldık ama Sinan’ı kaybettik. Sinan’ı, Mısır’a değişmezdim.Sinan’sız Mısır’da ne güzellik olur?” demiştir. Yavuz Sultan Selim Han’ın Sinan Paşa’ya ne kadar kıymet verdiği bu sözlerle ortaya çıkmaktadır. 1520’deki vefatının ardından oğlu I. Süleyman geçmiştir. Tarihe Kanuni Sultan Süleyman adıyla geçen Osmanlı Sultanı, babası Yavuz Sultan Selim’in izinden gitmiş ve Osmanlı Devleti’nin en güçlü hükümdarlarından biri olmuştur.

Pön Savaşları (M.Ö 264- M.Ö 246)

Pön Savaşları, Roma ve Kartaca arasında M.Ö 264 yılında başlamış ve aralıklarla 100 yıl kadar sürmüştür. Pön Savaşları, 3 dönemde incelenmiş ve Roma galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Romalılar ve Karctacalılar arasında bu denli uzun süren savaşın en büyük nedeni; Romalıların  Güney İtalya’yı alarak Sicilya’ya geçmeleri olmuştur.  Sicilya’da kolonileri olan Kartacalılar huzursuz olmuş ve Roma’nın Batı Akdeniz’de hakimyiyet kurmasını önlemek istemişlerdir.

Pön Savaşları, adını Romalıların Kartacalıları tanımlamak için kullandıkları “Punici” kelimesinden almaktadır. Günümüzde “Kartaca Savaşları” olarak da bilinen, Pön Savaşları’nın en önemli sonuçlarından biri; Roma’nın bütün Akdeniz’i ele geçirip, şehir devletlerinden imparatorluğa dönüşmesi olmuştur.

Birinci Pön Savaşı ( M.Ö 264-241)

M.Ö 264 yılında, İtalyanların saldırısına uğramaya başlamıştır. Şehrin çoğunu Yunanlar oluşturmaktadır. İtalyan tehdidine karşı Messinalılar, Kartacalılardan yardım istemiştir. Kartacalılar içinse Messina şehrinin iç işlerine müdahele etmek, Roma’nın ilerleyişini önleme konusunda başarılı bir girişim olarak görülmüştür. Denizde ve karada toplam 23 yıl sürecek, Birinci Pön Savaşı da bu şekilde başlamıştır.

Kartaca’nın deniz savaşlarında deneyimli ve denizde güçlü oldukları bilinmektedir, Roma’yı da defalarca denizde yenilgiye uğratmıştır. Ancak Birinci Pön Savaşı’nda denizde deneyimsiz Roma, Kartaca donanmasını alt etmeyi başarmıştır. 16. ve 17. yüzyıla kadar işlevselliğini koruyan “Bordalama Taktiği” bu savaş ile birlikte kullanılmaya başlamıştır. Romalılar, piyadelerle dolu gemilerine portatif köprüler eklemişlerdir. Kendilerini batırmak için (mahmuzlamak) yaklaşan Kartaca gemilerini kancalı halatlarla yakalamış ve köprü yardımıyla Kartaca gemilerine girmeyi başarmışlardır. Roma, Kartaca gemilerini bu şekilde ele geçirmiş ve düzenli bir Roma donanması oluşturmaya başlamıştır.

Karada da durum pek farklı olmamıştır. M.Ö 262 yılı içerisinde, denizde alınan mağlubiyetin ardından Kartacalı Gisco, Arigentum’da güçlü bir ordu hazırlamaya başlamıştır. Roma ise, Arigentum’a ilerlemek istememektedir. Roma ordusu, yakınlarda kamp kurmuştur. Kaynaklar, Romalı askerlerin yiyecek bir şey bulamadığını, yağmalanan malların tükendiğini göstermektedir. Gisco’nun Hanno’dan yardım istemesi buna neden olmuştur. Hanno, Roma kampına giden erzak hattını kesmiştir. Karada savaş da bu şekilde başlamıştır. Hanno, düzenli kara savaşında başarı sağlayamamış ve kaçmıştır. Gisco’nun da kaçtığı bilinmektedir.

Karada ve denizde Kartaca başarısızlığıyla sonuçlanan Birinci Pön Savaşı, Kartacalı komutan ve devlet adamı Hamilkar ile Romalı Catulus arasında bir barış antlaşmasıyla sonuçlanmıştır. Antlaşmaya göre; Sicilya, Roma’ya bırakılacak ve Kartaca, Roma’ya 20 yıl içerisinde 2.200 talentum ödeyecektir.

Roma’nın kesin galibiyetiyle sonuçlanan Birinci Pön Savaşı’nın ardından, ikinci ve hatta üçüncü bir savaşın neden gerektiği; tarihsel kaynaklarda Roma’nın askerlerini Afrika’dan çekmesiyle açıklanmaktadır. Denizci bir medeniyet olan Kartaca, karşısında Roma’nın savaşı tamamen karaya taşımak istediği bilinmektedir. Roma, Kartacalıların memleketi olan Afrika’ya doğru ilerlemeyi de başarmıştır. Hatta bir rivayete göre; Roma, Afrika’ya ulaştığında halka Kartaca’nın çoktan yıkıldığı haberini vermiştir. Ancak görünen odur ki; Catulus Afrika’da kazanılıp kazanılmayacağı belli olmayan bir zaferdense, bir barış antlaşmasını tercih etmiştir.

İkinci Pön Savaşı (M.Ö 218- M.Ö 201)

“Hannibal Savaşı” olarak da bilinen İkinci Pön Savaşı, 17 yıl kadar sürmüştür. Birinci Pön Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanmasının ardından Kartaca, Roma’nın Batı Akdeniz’deki hakimiyetini sona erdirmek istemiştir. Hamilkar’ın oğlu Hannibal Barca da bu sırada ordu komutanı olmuştur. Romalıları yok etmeyi hedefleyen Hannibal, İber Yarımadası’na ordu çıkararak karadan ilerlemiştir. Hannibal’ın karadan ilerlemeyi tercih etmesinin nedeniyse; Birinci Pön Savaşı’nın ardından Roma’nın denizde daha güçlü olduğunu kabul etmesinden kaynaklandığı yaygın bir görüştür. Ancak Hannibal’ın ilerleyişinden bu hamlenin, Roma’ya karşı müttefik toplamak istediğini gösterdiği de kabul edilmektedir.

İber Yarımadası’nda, YeniKartaca şehrini kurmuş ve İspanyol toplulukları yönetimi altına almayı başarmıştır. İspanyol müttefikleriyle birlikte Galya üzerine ilerleyen Hannibal, Galya’nın Roma’ya karşı ayaklanmasını fırsat bilmiş ve Galyalıları da müttefikleri arasına katmıştır. Hannibal ve 28 bin piyade, 6 bin civarı süvari ve 30 kadar filden oluşan ordusu; Alpler’i geçerek İtalya’ya girmiştir. Ticinus, Trebia ve Trasimenus Muharebeleri’nde Romalılar’ı yenmeyi başaran Hannibal, Roma’nın içlerine doğru ilerlemeye başlamıştır. Bu durumu Romayı oldukça korkutmuştur.  Ancak Kartaca ordusunun, Roma’yı kuşatmak için gerekli araçlar yoktur ve Hannibal,  bu gereksinimleri karşılamak ve yeni ittifaklar kurmak için Güney İtalya’ya yönelmiştir.

M.Ö 216 yılına gelindiğindeyse, Hannibal güçlü bir malzeme deposu olan Cannae (Kan) üzerine saldırıya geçmiştir. Romalıların bu sırada 100 bin kişilik bir ordu topladığı bilinmektedir. Ancak Hannibal, Cannae’de başarılı olmuştur. Cannae’nin ardından, İber ve İtaylya’da muharebler sürmüştür. Hannibal, Kartaca’dan yardım alamamıştır ve ordusunun yıpranması üzerine geri çekilmiştir. Roma’nın kuşatılamamasının ardından Güney İtalya’ya çekilen Hannibal, 211 yılında Capua’yı almayı başarmıştır.

Bu sırada Romalılar, Kartacalılar’ı barışa zorlamak için Kartaca’ya yürümüşlerdir. Romalı Komutan Skipion (Scipio Africanus) komutasındaki ordu; M.Ö 19 Ekim 202 tarihinde,  Zama Meydan Savaşı’nda Hannibal’i yenilgiye uğratmıştır. Bu sebeple İkinci Pön Savaşı’nın , Zama Muharebesi’yle bittiği kabul edilmektedir. Skipion, Zama Muharebesi’ndeki başarısının ardından, müttefik Numidyalıları yenmiş ve Numidya Kralı’nı da esir almıştır. Bu gelişmelerden sonra Hannibal, ateşkes önermek zorunda kalmış ve barış istemiştir.

Üçüncü Pön Savaşı (M.Ö 149- M.Ö 146)

Kartaca, ticaretle uğraşmaya ve zamanla güçlenmiştir ancak Üçüncü Pön Savaşı’nın sonucunda yapılan anlaşmaya göre Roma’ya bağlı özerk bir devlet olmaya devam etmiştir. Bu güçlenme Roma’yı rahatsız etmekle kalmamış, senatoda konuşulmuştur. Fanatik bir Kartaca düşmanı ve  devlet adamı olan Romalı Senatör Cato, senatoda yaptığı bir konuşmasını “Kartaca yok edilmelidir.” cümlesiyle bitirmiştir.(Cicero, Appian)

Üçüncü Pön Savaşı’nı başlatan gelişme ise, Numidya tarafından gelmiştir. Numidya Kralı Massinissa,  Kartaca sınırlarına saldırmaya başlamıştır. M.Ö 201de imzalanan anlaşmaya göre, Roma senatosunun böyle bir durum karşısında arabulucuk yapması gerkmektedir. Ancak Roma’nın tafalı tutumu, Kartacalılar tarafından bilinmiştir. Kral Massinissa, saldırıların şiddetini artırmış ve M.Ö 153 yılında Medjerda Vadisi ve Maktar Bölgesine yürümüştür. Bu iki sınırsal nokta, Kartacalıların güvenliğini tehdit etmiş ve Kartacalılar savunmaya geçmişlerdir. Bir ordu toplayan Kartaca’ya, Roma’dan ordunun terhis edilmesiyle ilgili bir talep gelmiştir. Ancak Numidya ve Kartaca’nın anlaşamaması ve Massinissa’nın M.Ö 150 yılında saldırılarına yeniden başlamıştır.

“Oroscopa” isimli Kartaca kasabasını kuşatan Numidya Kralı Massinissa’nın kuşatmasını kırmak gayesiyle; Kartaca, büyük bir askeri sefer ordusu göndermiştir. Bazı kaynaklarda Kartaca galibiyetinden bahsedilmektedir. Ancak Kartaca’nın 50 yıl boyunca Numidya’ya savaş tazminatı ödenmesini kabul ettiği bir anlaşma, kesin bir Kartaca galibiyetinden söz etmeyi mümkün kılmamıştır.

Numidya ve Kartaca arasındaki muharebelerin sonucunda; Roma, Kartaca’nın izin almadan savaşa girmesinin anlaşmaya aykırı olduğunu belirtmiş ve bir ordu toplamaya başlamıştır.  Savaşın ilan edilmesinde Cato’nun da etkisi büyük olmuştur. Öte yandan, Utica şehri de Roma’nın yanında yer aldığını bildirmiştir.

Kartaca’ya karşı girişileşecek bir savaş konusunda daha da cesaretlenen Roma, 80 bin kişilik bir orduyu donanmayla birlikte Sicilya’ya göndermiştir.

M.Ö 149 yılında Roma’nın, Kartaca şehrini kuşatmasıyla; Üçüncü Pön Savaşı, resmi olarak başlamıştır. Skipion Emilyanus (Scipio Aemilianus) komutasındaki Roma ordusu, 20 gün içinde Kartaca şehrini tamamen blokaj altına almıştır.  Kartaca Kuşatması devam ederken, Numidya Kralı’nın da desteğiyle; Kartaca müttefiki Nepheris, Maurintaya, Libya orduları yenilmiştir.

M.Ö 146 yılında ise Skipion Emilyanus, Kartaca’ya son saldırılarına başlamıştır. Skipion’nun askerleri,sokak sokak şehri ele geçirmeye başlamıştır. Kuşatma ve direniş ise kanlı bir sokak savaşına dönmüştür. Roma, yalnızca 50 bin Kartcalının yaşamasına izin vereceğini ancak hürriyet ve haklardan yoksun olarak, Roma Cumhuriyeti’nde köle olabileceğini duyurmuştur. Kartaca düştükten sonra, Kartcalı liderler ve aileleri “Baal Eshmun” tapınağına sığınmıştır.

Pön Savaşları- Detaylar

Art arda gelen yenilgilerin ardından Roma’ya bağlı özerk bir devlet haline gelen Kartaca, Üçüncü Pön Savaşı’nın ardından tamamen yok edilmiştir. Romalılar, gerçek anlamda Kartaca’da taş taş üstüne bırakmamışlardır. Yaşamasına izin verilern Kartacalılar, köle pazarlarında satılmış ve Roma’da hizmetkarlık yapmışlardır.

Kartaca toprakları lanetlenmiş ve bir daha ekin yetişmemesi için Romalılar tarafından tuzlanmıştır. Tuz serpilmesinin, metaforik olarak Kartacalıların bir daha var olmasını engellemek için yapıldığı da düşünülmektedir. Roma Cumhuriyeti’nin; Kartaca topraklarını lanetli sayıp, “Fossa Regina” (Lat. Mezar Kraliçesi) kapsamına aldığı bilinmektedir. Ancak bir asır içerisinde, yasaklanan Kartaca topraklarına yerleşmeye izin verilmiştir.

Pön Savaşları’nın ardından; Roma, Kartaca’nın eski kolonilerini birer birer Roma şehirlerine dönüştürmüşlerdir. Roma ile müttefik olan Utica şehri ise Roma’nın Afrika Eyaleti’nin başkenti yapılmıştır. Öte yandan Roma; Pön Savaşların’dan önce denizde aldığı yenilgilere karşı, güçlü bir donanma kurmayı öğrenmiştir.

Savaştan 100 yıl sonra; Julius Caesar, Kartaca’yı yeni bir Roma şehri olarak yeniden inşa ettirmiştir. Yeni Kartaca, Roma’nın Afrika’daki en büyük şehirlerinden biri olsa da; Romalılar Kartacalılar’dan korkmaya bir süre daha devam etmiştir. Romalı annelerin, çocuklarını “Hannibal geliyor!” diye korkuttuğu bilinmektedir. “Hannibal” ise Kartaca’da konuşulan dilde “Gulyabani” demektir.

Otuz Yıl Savaşları

“Otuz Yıl Savaşı” olarak da bilinen Otuz Yıl Savaşları; Avrupa’da 1618 yılında başlayan ve1648 yılında Vestfalya Antlaşmasıyla sona eren, dini nitelikli bir savaşlar bütünüdür. Dört kısımda incelenen Otuz Yıl Savaşları’nın sonucunda Avrupa’da milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanmış ve mezhepler arasındaki son savaş olarak tarihe geçmiştir.

Otuz Yıl Savaşları’nın ilk bölümü, bir iç savaş niteliğindedir. Kutsal Roma- Cermen İmparatorluğu’ndaki Protestan ve kral- yönetim karşıtı şehir devletleriyle Katolik şehir devletleri arasında yaşanmıştır. Protestan Bohemya ile Katolik Bavyera arasında gerçekleşen iç savaş, Katolik cephenin galibiyetiyle sonuçlanmıştır.

Dönemin Danimarka Kralı 4. Christian da bir Protestandır ve Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’ndaki Protestanların yenilmesinden son derece rahatsız olmuştur. Hollanda, İngiltere ve Fransa’dan aldığı destekle 4.Christian kendini “Protestanlığın Savunucusu” olarak ilan etmiş ve Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’ndaki Katoliklere karşı savaşa dahil olmuştur. Danimarka’nın katılımı mezhep çatışmasını ve iç savaşı, daha büyük ve kapsamlı bir savaşa çevirmiştir. Ancak Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu üzerindeki etkisini artırmak isteyen Danimarka; Fransa, İngiltere ve Hollanda’dan beklediği desteği göremez ve ikinci savaş da Protestanların yenilgisiyle sonuçlanır.

Danimarka’nın çekilmesinin ardından İsveç Kralı II.Gustaf Adolf, savaşa dahil olmuş ve Protestanların yanında yer almıştır. İsveç Kralı Adolf’un da amacı Danimarka gibi, Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’nda yetki sahibi olmaktır. Başlarda Protestanlar savaşı kazanır gibi olmuştur ancak İsveç Kralı II.Gustaf Adolf’un öldürülmesi, askerlerin motivasyonunu düşürmüş ve üçüncü savaş da Katolik galibiyetiyle sonuçlanmıştır.

Dördüncü savaş ise Kral XIII.Louis yönetimindeki Fransa’nın savaşa dahil olmasıyla başlamıştır.Fransa Katolik bir devlet olmasına rağmen çıkarları doğrultusunda Protestanların yanında savaşmıştır. Fransa, mezhep fark etmeksezin Almanya’nın güçlü bir devlet olmasını istememiştir.Fransa’nın savaşa girmesi, Protestanların kaderini değiştirmiştir. İspanya ve Habsburglar hızla geri çekilmek zorunda kalmıştır.  Bu sırada Portekiz, İspanya’dan bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu da İspanya ve Habsburg’un geri çekilmesini hızlandırmıştır. 1648 yılına gelindiğindeyse Katolikler barış istemiş ve Vestfalya Barışı imzalanmıştır.

Genel Bakış

10 Kasım 1483’te Almanya’nın Eisleben şehrinde doğan Martin Luther, Hristiyanlığın 3 ana mezhebinden biri olan Protestanlığın temellerini atan bir din adamıdır. Luther 1507 yılında papaz olmuştur.Wittenberg Üniversitesi’nde felsefe dersleri veren Luther, derslerine Kutsal Kitap’taki yazıların açıklamasıyla devam etmiştir. 16.yy’da ise Avrupa’da daha önce benzeri görülmemiş bir dinsel yozlaşma yaşanmaktadır. Katolik Kilisesi’nin II.Julius gibi papaları dini güçlerini dünyevi işler için kullanmışlardır.

Martin Luther, 1510 yılında Roma’ya gitmiş ve Katolik Kilisesi’nin yolsuzluklarına kendi gözleriyle tanık olmuştur. “Endülüjans” adı altında din ticari bir amaca dönüştürülmüş ve din adamları cennetten arsa satmaya, para karşılığı günahları affetmeye başlamıştır. 1517 yılında Martin Luther, konferans verdiği Wittenberg Üniversitesi’nin kapısına Katolik Kilisesi’ni eleştiren 95 maddelik bir tez asmıştır.

Luther’in kilise eleştirisi ve sosyal kurumları yeniden düzenlemek istemesi,Papa’nın otoritesinden bıkmış olan asiller ve prensler tarafından destek görmüştür. Papa, başlarda Luther’e kayıtsız kalmıştır ancak Luther’in Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden de destek görmesi Papa’yı bu tavırdan vazgeçirmiştir. Papa ve Katolik Kilisesi’ne karşı girişilen bu isyan, siyasal bir reforma dönmüş ve bu reform sonucunda Protestanlık mezhebi doğmuştur. Papa tarafından hakkında ölüm emri çıkartılan Martin Luther ise ortadan kaybolmuş ve 1546 yılında doğal sebeplerden ölmüştür.

Martin Luther öncülüğünde başlayan Protestan- Katolik savaşı 25 Eylül 1555 tarihinde Almanya’nın Ausburg şehrinde imzalanan Augsburg Barış Antlaşmasıyla sona ermiştir. Augsburg Barış Antlaşması’na göre;Luteranizm mezhebi (dolaylı olarak Protestanlık mezhebi) Katolik mezhebinden ayrılacaktır. Ayrıca sayıları 100ü geçen Alman Prensleri, Katoliklik ve Luthercilik arasında özgürce seçim yapabilecektir. Luthercilik; yani Protestanlık, Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu taraftarı olmayan prensler, Almanya, İsveç, Danimarka ve kısmen de olsa Fransa’da yaygınlaşmıştır.

Augsburg Barış Antlaşması, makul şartlar içermesine rağmen taraflar tarafından uygulanmamış ve kuralları ihlal edilmiştir. Protestanlık, İspanya’da da yayılmaya başlamıştır. Ancak Katolik İspanya ve Habsburg Kralları bu durumdan memnun olmamışlardır. Habsburg kralları Doğu ve Orta Avrupa’da Katoliklik mezhebini güçlendirmek istemiş, yayılmacı İspanya ise Hollanda’yı işgale başlamıştır. Habsburg Kralı Ferdinand, Augsburg Antlaşması’na aykırı olarak Protestan din adamlarını sınır dışı etmiş ve protestan öğretilerini yaktırmıştır. Bunun üzerine Protestanlar; 1618’de Prag’da, Kral Ferdinand’ın danışmanlarını hükümet binasından aşağı atmışlardır.

Diğer tarafta ise Baltık Denizi’ne egemen olan Protestan İsveç ve Danimarka Krallıkları vardır. İsveç ve Danimarka Krallıkları, Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’ndaki etkilerini artırmak ve Protestanlığı yaymak istemiştir.

Otuz Yıl Savaşları- Kutuplar

1618 yılında Protestanlar ve İmparator karşıtları Bohemya’da bir ayaklanma başlatmıştır. Kral Ferdinand’ın danışmanlarının camdan atılması olayı da bu sırada gerçekleşmiştir. Katolik Bavyera Kralı Maximillia’nın desteğiyle birlikte Kral Ferdinand ve Katolik Birliği, Protestan isyanını bastırmış ve Protestanlar yenilgiye uğramıştır. Bohemyalı soylular kılıçtan geçirilmiştir. Protestanların yenilgisinden hoşnut olmayan Danimarka, Katolik Birliği Komutanı Kont Tilly’e savaş açmıştır. Fransa, İngiltere ve Hollanda’nın desteğini almasına ve Danimarka’yı Protestanlığın koruyucusu olarak ilan etmesine rağmen, savaş Danimarka’nın lehine sonuçlanmamıştır. Danimarka, Lübeck Barışı’nı imzalamış ve Katoliklerin üstün olduğunu kabul etmiştir.

Danimarka’nın çekilmesinin ardından İsveç Kralı II.Gustaf Adolf imaparatorluğa karşı savaşa dahil olmuştur. İsveç Kralı G.Adolf başlarda başarılı bir savaş sürdürmüştür ancak kralın Lützen Savaşı’nda öldürülmesi üzerine askerler motivasyonlarını kaybetmiş ve otorite boşluğu oluşmuştur. İsveç kuvvetlerinin ağır bir yenilgi almasının ardından Katoliklerle bir antlaşma imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre; Alman Prenslerinin dış güçlerle ittifak yapması yasaklanmış ve Kutsal Roma-Cermen orduları bir araya getirilmiştir.

Bu durum Habsburg Krallığı’nı Avrupa üzerinde olduça etkin bir güç haline getirmiştir. Katolik bir başpsikopos yönetimindeki Fransa, Habsburg Krallığı’nın bu denli güçlenmesinden rahatsız olmuştur. Öte yandan Fransa, Avusturya ve İspanya’nın olası bir savaşta ittifak kuracağını öngörmüş ve Protestanların yanında savaşa girmiştir.1635 yılında Fransa, Hollanda ve İsveç desteğiyle başarılı bir strateji izlemiştir. Fransa ve müttefikleri, Hollanda’nın zenginliğinden ve kıyılarından faydalanıp İspanyol donanmasını oldukça zor bir durumda bırakmıştır. Protestanlar galip gelmiş ve Katolik İttifakı barış istemek zorunda kalmıştır.

Vestfalya Antlaşması

1648’de(Ekim- Mayıs) imzalanan Vestfalya Barış Antlaşmasıyla, Otuz Yıl Savaşları sona ermiştir. Vestfalya Antlaşması imzalanan diğer antlaşmalar arasında önemli bir yere sahiptir ve Augsburg Antlaşması’nın yeniden düzenlenmiş hali olarak kabul edilmektedir.Vestfalya Antlaşmasıyla, Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’ndaki Alman Prenslikler bağımsız birer devlet niteliğinde olmuştur.Özerkliğini ilan eden Alman Prenslikleri, İmparatorun dolayısıyla da Papa’nın yetkilerini kısıtlamışlardır.İmparatorluklar, keyfi vergi toplayamayacak ve savaş ilan edemeyecektir. “Ulus Devlet” kavramı ortaya çıkmış ve Katolik Habsburg tehdidi sona ermiştir. Öte yandan Vestfalya Antlaşması; 1815’te düzenlenecek Viyana Kongresi’nde uygulanan ” Konferans Diplomasisi” için ilham kaynağı olmuştur.

Otuz Yıl Savaşları- Detaylar

Otuz Yıl Savaşları’nın ardından Almanya 1871’e kadar siyasi birliğini tamamlayamamıştır. İspanya ise Batı Avrupa’da yayılmacı politikasından vazgeçmiş ve eski güçlü dönemlerini görememiştir. Ortaçağ’dan Modern Çağ’a geçiş olarak nitelendirilen Vestfalya Barışı’nın ardından Avrupa’daki dominant güç Fransa olmuştur.

Almanya’nın nüfusu 15 milyondan 11 milyona düşmüştür. Bazı kaynaklarda ise 21 milyondan 13 milyona düştüğü söylenmektedir. Otuz Yıl Savaşları’nın ardından Avrupa’da kıtlık ve salgın hastalıklar başlamıştır. Almanya 17.yüzyıldan 19.yüzyıla kadar gerileme dönemine girmiştir. 19.yüzyılın ikinci yarısında Alman İmparatorluğu’nun kurulmasıyla, Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’nun gücünü kaybetmesiyle etkisini artıran Fransa,dominant güç olma özelliğini kaybetmiştir.

Otuz Yıl Savaşları, Avrupa’da gerçekleşen son dini nitelikli savaş olmuştur. Katolikler ve Protestanlar birbirlerine tahammül etmeyi öğrenmiş ve ilahi değerlerden çok çıkar ilişkilerine önem vermeye başlamışlardır. Küreselleşme olarak kabul edilen bu gelişmeler, günümüz stratejilerine ve yeniliklerine zemin hazırlamıştır. Uluslararası ilişkiler ve devletlerarası ortak fayda stratejisi Vestfalya Antlaşması’yla hayata geçmiştir.

 

Ankara Savaşı

Ankara Savaşı; Osmanlı İmparatorluğu ile Timur İmparatorluğu arasında, 28 Temmuz 1402 yılında gerçekleşmiştir.   Aslında Ankara Savaşı; Osmanlı İmparatorluğu’nun padişahı Yıldırım Bayezid (I.Bayezid) ile Timur İmparatorluğu’nun Han’ı Timur arasında geçmiştir. Ankara Savaşı’nın galibi Timur olmuş ve I.Bayezid esir edilmiştir.

Genel Bakış

“Aksak Timur” olarak da bilinen Timur Han, kendisini İlhanlı Devleti’nin varisi olarak görmüştür. Bu sebeple İran coğrafyasına hakim olan Timur, Anadolu üzerinde de hak iddia etmiştir. 1370 yılında kurulan Timur İmparatorluğu’na Anadolu’yu da katmak istemiştir.

Osmanlı İmparatorluğu ise Balkanlar ‘da taarruzlarla hakimiyetini sağlamıştır. Ancak Anadolu üzerinde etkisi olsa da Selçuklular döneminde ortaya çıkan bağımzsız beylikler sistemi hala sürmektedir. Bu durumu değiştirmek, Anadolu Beylikleri’ni tam anlamıyla kontrol altına alıp,Osmanlı tebaası haline getirmek için I. Bayezid, İstanbul kuşatmasına devam ederken Anadolu’ya da seferler düzenlemiştir.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılmasıyla Anadolu ve Orta Asya’da yaşayan Türk Beylikleri Timur ve I.Bayezid arasında paylaşılamamıştır.Timur da I. Bayezid de Anadolu’da tam hakimiyet istemiştir. Bu durum Ankara Savaşı’nın gerçekleşmesine neden olmuştur.

Ankara Savaşı- Gelişim

Timur; 1399 yılında Bağdat’ı ele geçirmiştir. Celayir Sultanlığı’nın hükümdarı Sultan Ahmed, Timur’dan kaçmış ve Osmanlı İmparatorluğu’na sığınmıştır. Karakoyunlu Devleti’nin hükümdarı Kara Yusuf da, Sultan Ahmed gibi Osmanlı İmparatorluğu’na sığınmıştır. Timur bu durumu iç işlere müdahale açısından avantaj olarak görmüş ve kaçan Sultan Ahmed ile Kara Yusuf’u, I. Bayezid’ten geri istemiştir.I.Bayezid’in, Timur’un iade talebini reddetmesinden sonra iki hükümdar arasında tehdit ve ağır sözler içeren mektuplaşmalar başlamıştır.

Bu sırada Osmalı İmparatorluğu’na vergi veren Erzincan Emiri Mutahharten, Timur’un hakimiyeti altına girmiştir.Mutahharten’e vergisini ödemesi için ihtarda bulunan I.Bayezid’e Timur nasihat ve tehdit içeren bir mektupla karşılık vermiştir. I.Bayezid’in cevabı da aynı sertlikte olmuştur, ikili arasındaki gerilim zirve noktaya ulaşmıştır.

Timur, Bayezid’in hakimiyeti altındaki Halep, Şam ve Sivas’ı istila etmiştir. Bayezid de karşı atak olarak Erzincan ve Kemah’ı almıştır. Karşılıklı taarruzlar büyük bir savaşa zemin hazırlamıştır.

Orta Asya’daki kuvvetlerden destek alan Timur, 13 Mart 1402’de Bayezid’e bir elçi yollamıştır. Meydan okumak isteyen Timur’un istekleri şunlar olmuştur: Erzincan’ın ve Kemah’ın geri verilmesi, Anadolu Beyleri’nden alınan toprakların geri verilmesi, Kara Yusuf’un ve Sultan Ahmed’in iade edilmesi ve Osmanlı’nın Timur Han’a bağlanmasıdır. I. Bayezid bu isteklerin hepsini geri çevirmiştir. Bunun üzerine Timur bütün ordusunu toplayarak Anadolu’ya üzerine harekete geçmiştir.

Kaynaklara göre Timur’un oluşturduğu ordu 140.000-160.000 kişi arasında değişmektedir. Timur’un ordusunun yanında  Hindistan’dan getirilen filler de vardır. Bunun üzerine I.Bayezid de himayesi altındaki Türk Beylikleri’nden aldığı askerlerle bir ordu hazırlamıştır.Sırplardan da asker desteği alan I.Bayezid’in ordusu Timur Fetihnamesi’ne göre 70.000 kişiye ulaşmıştır. Bazı kaynaklar bu sayının 85.000 olduğunu söylemektedir.

I.Bayezid, Bizans imparatoruyla anlaşıp İstanbul kuşatmasını kaldırmış ve iki koldan hareket ederek Ankara önlerine gelmiştir. Timur, torunu Mirza Mehmed’in yardımıyla Kemah’ı almış ve Sivas üzerine yürümek istemiştir. Casusları sayesinde Tokat cenahının tutulduğunun haberini alan Timur, I.Bayezid’i şaşırtmak amacıyla Kayseri-Kırşehir üzerinden Ankara’ya doğru ilerlemiştir.

Ankara Savaşı

28 Temmuz sabahı iki taraf da savaş düzeni almıştır. Bayezid, Hilal (Kurt Kapanı) taktiğini uygulamak için ön safta yer almıştır. Azaplarla birlikte ilk taarruzu başlatmıştır ancak koşullar gereği Azaplar hızlı hareket edememiştir. Bodur çalılar ve çalılıklarla kaplı alanda yavaşlayan Azapları, Timur’un okçuları durdurmuş ve Azaplar geri çekilmiştir.

Merkez güçte yer alan yeniçeriler ayrılmıştır. Merkez kuvvet ikiye bölünmüştür. Timur’un savaşçı filleri ileri sürmesiyle Osmanlı ordusu büyük bir şaşkınlık içerisinde kalmış, düzen ve disiplin tamamen bozulmuştur. Bayezid de fillere karşı nasıl bir yol izleyeceğini bilememiştir.

Hilal taktiğini tekrar uygulayan Bayezid, fillerle sipahileri karşılaştırmıştır.Yeniçerilerin ok atışları ve sipahilerin başarılı saldırılarıyla filler etkisiz hale getirilmiştir ancak zaten sayıca az olan Osmanlı ordusu daha da azalmıştır. Fillerin başarısız olmasının ardından Timur, Şeyh Ömer Mirza komutasındaki birlikleri yeniçerilerin üzerine göndermiştir. Bu hamle üzerine Bayezid, Kara Tatarları da yeniçerilerin yanına göndermiştir. Ancak savaştan önce Timur’la anlaşan Kara Tatarlar, yeniçerilerin yanına gitmek yerine Sırp ve Rumeli askerlerinin arkasından ok atışıyla saldırmışlardır.

Kara Tatarların ardından diğer Anadolu Beylikleri de Timur’un kuvvetlerine katılmış ve saf değiştirmişlerdir. Rumeli- Sırp birlikleri ve yeniçeriler dışında Osmanlı ordusunda kimse kalmamıştır. Bu gelişmelerin ardından I.Bayezid hayal kırıklığına uğramış ve Osmalı ordusu ağır kayıplar vererek çözülmüştür.

Timur, I.Bayezid’in canlı ele geçirilmesini istemiştir. Bu sebeple son taarruz başlamıştır. Bayezid, çekilmesi yönündeki uyarıları dikkate almamış ve savaşın sonuna kadar mücadele etmiştir.Çataktepe’de 300 kişilik askeriyle çarpışan I.Bayezid, Timur tarafından yakalanmış ve Ankara Savaşı; Osmanlı İmparatorluğu açısından ağır bir yenilgiyle sonuçlanmıştır.

Ankara Savaşı- Detaylar

I.Bayezid, savunmaya hazırlanırken saldırmak zorunda kalmış ve Ankara Savaşı, beyliklerin saf değiştirmesiyle Osmanlı İmparatorluğu için tarihe geçen bir yıkım olmuştur. Ankara Savaşı’nın sonucunda: Anadolu’da siyasi birlik bozulmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarını aldıkları beylikler yeniden kurulmuş ve Anadolu’da Türk birliği bozulmuştur.Anadolu’yu ele geçiren Timur, İzmir’e kadar ilerlemiş ve burayı Haçlıların elinden almıştır.Osmanlı Devleti, 11 yıl sürecek Fetret Devri’ne girmiştir. Bayezid’in oğulları arasında taht kavgaları yaşanmış ve devlet dağılma tehlikesi geçirmiştir. İstanbul’un fethi  5o yıl kadar gecikmiştir.Timur orduları şehirleri yağmalamış ve tam bir yıkım yaşatmıştır. Bizans, şehzadeleri kışkırtmış ve Osmanlı İmparatorluğu’nun iç işlerine karışmıştır. Osmanlı Devleti, imparatorluk olma yolunda büyük bir sekteye uğramıştır. I.Bayezid’in oğlu Şehzade Mustafa, Timur tarafından rehin alınarak Semerkant’a götürülmüştür.

Yıldırım Bayezid ise, 9 Mart 1403’te Akşehir’de vefat etmiştir. Uzun ve zor bir hastalık dönemi geçiren Yıldırım Bayezid’in intihar ettiğine dair söylentiler bulunmaktadır. Timur, I.Bayezid’in cesedini Musa Çelebi’ye vermiş ve Bursa’ya götürmesini istemiştir. Bursa’ya getirilen Bayezid, kendi yaptırdığı caminin türbesine gömülmüştür.

1402 yılından 1413 yılına kadar Osmanlı Devleti için Fetret Devri başlamıştır. Bayezid’in oğulları arasında süren taht kavgasında I.Mehmed Çelebi üstün gelmiştir. Diğer oğulları padişah olarak kabul edilmese de, onlar da bir süre devlete hükmetmiştir. Süleyman Çelebi, 7 yıl 10 ay kadar hükümranlığını sürdürmüştür.Musa Çelebi de, Rumeli’de 3 yıl 6 ay kadar devlete hükmetmiştir. 1413 yılında tahta geçen I.Mehmed Çelebi, 8 yıl boyunca Osmanlı Devleti’ni yönetmiş ve 8 Mayıs 1421’de vefat etmiştir.

Amerikan İç Savaşı (1861-1865)

Toplam 600.000 kişinin hayatını kaybettiği; diğer adıyla Eyaletler Arası Savaş, 12 Nisan 1861 tarihinde başlayıp 13 Mayıs 1865’te sona ermiştir. 11 güney eyaletinin bağımsızlığını ilan etmesiyle başlayan Amerikan İç Savaşı, Amerika Birleşik Devletleri’nde köleliğin yasal olarak kaldırılmasını sağlamıştır.

Amerikan İç Savaşı- Dönemin Şartları

Amerikan İç Savaşı, günümüzde sanayi ve tarım savaşı olarak kabul edilir. Amerika Birleşik Devletleri’nin kuzey eyaletlerinde, tarıma elverişli geniş araziler yoktur ve Sanayi Devrimi’nin de etkisiyle; kuzey eyaletleri sanayileşmeye başlamıştır. Kuzeyde işleyen fabrikalara karşı, güney eyaletleri tarım yapılabilecek alanlara sahiptir ve ekonomilerinin en önemli kısmını da bu alanlarda yetiştirdikleri pamuk, şeker kamışı vb. ürünler oluşturmuştur. Kuzey ve güney eyaletlerini birbirinden ayıran en önemli unsur da bu olmuştur.

İşleyen fabrikalar; yani sanayileşme kuzey eyaletlerine “serbest işçi” kavramını getirmiştir. Öte yandan güney eyaletleri ise tarım arazilerini işletmek için “kölelere” ihtiyaç duymuşlardır. Arazilerde çalışacak köleler de genellikle Afrika’dan getirilen siyahiler olmuştur.

4 Mart 1861 tarihinde, köleliği kaldıracağına söz veren Abraham Lincoln’ün başkan seçilmesiyle birlikteyse bir iç savaş kaçınılmaz olmuştur. Batı eyaletlerinin de desteğini alan Abraham Lincoln’ün köleliği kaldırma vaadi, ilk hamlenin güney eyaletlerinden gelmesine yol açmıştır.

Güney Konfederasyonu- Kuzey Birlikleri

Abraham Lincoln’ün başkan seçilmesinden sonra; güney eyaletleri fazla zaman kaybetmeden bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Lincoln’ün köleliği kaldırma vaadi bile, güneydeki tarım ekonomisini zedelemeye yetmiştir. Tarımdan gelir sağlayabilmek için köle sistemine, ucuz insan gücüne ihtiyaç duyan güneydeki 7 eyalet: Carolina, Missisipi, Alabama, Teksas,Louisiana, Florida ve Georgia bir iç isyan çıkararark, Birleşik Devletler’den ayrılmayı hedeflemiştir.  Güney Konfederasyonu ve Kuzey Birliklerinin, 4 yıl süren bu çarpışması; Kuzey’in zaferiyle sonuçlanmıştır.

Gettysburg Muharebesi(1863)

Amerikan İç Savaşı’nın başlarında; verilen kayıplara rağmen iki tarafın da kesin bir üstünlük sağladığı söylenemez. Ancak 1-4 Temmuz 1863 tarihinde meydana gelen Gettysburg Muharebesi, Kuzey Birlikleri’nin zaferiyle sonuçlanmış ve gidişatı tamamen değiştirmiştir.

Robert Edward Lee komutasındaki 70.000 kişilik konfederasyon (güney ) ordusu, 80.000 kişilik  Union(Kuzey Birlikleri) ordusu karşısında Pennsylvania’nın Gettysburg kasabasında ağır bir yenilgi almıştır. Bu yenilgi de savaşın sonunu getirmiştir.

Amerikan İç Savaşı- Kuzey Birlikleri’nin zaferi ve Detaylar

9 Nisan 1865 tarihinde, Robert E. Lee’nin güneyli ordusu, Kuzey Birlikleri tarafından bozguna uğratılmıştır. Güneyli askerlerin çoğu kayıtsız şartsız teslim olmuştur ve güney ordusu geri çekilmiştir. Günümüzde, Kuzey Birlikleri’nin bu mutlak zaferi her yıl 1-3 Temmuz tarihleri arasında, Amerika Vatandaşları tarafından hala canlandırılmaktadır.

1 Ocak 1863’te parlamentoda oylanarak kabul edilen köleliğin kaldırılması teklifi, 31 Ocak 1865’te yasalaştırılmıştır. Bu yasayla birlikte güneydeki bütün siyahi köleler özgür bırakılmış ve bir süre sonra da oy verme hakkı kazanmışlardır.

Yine de Amerikan İç Savaşı tarihte, Abraham Lincoln’ün sadece “ırkçılığa” karşı verdiği iyi niyetli bir mücadele olarak nitelendirilmemiştir. Güneydeki eyaletlerde çalışan köleleri, özgürleştirip sanayide çalışacak “işçiler” olarak, kuzeydeki eyaletlere getirmek Lincoln’ün hedefleri arasında gösterilmiştir.Öte yandan güney eyaletlerinin İngilizlere pamuk vererek, köle alması; güneylilerin İngilizlerle kurdukları ticari ilişkiler; kuzey eyaletlerini tedirgin etmiştir. Pamuk gibi oldukça değerli bir hammaddeyse, kuzey fabrikalarında işlenip,kullanılabilir bir değerdedir. Bütün bu etkenler Amerikan İç Savaşı’nın sadece bir özgürlük mücadelesi olmadığını kanıtlar niteliktedir.

Abraham Lincoln- Ölümü

Siyahi köleleri özgürleştirme ve onlara birtakım haklar verme sözünü yerine getiren Abraham Lincoln, 14 Nisan 1865 tarihinde suikaste uğramıştır. “Amerikalı Kuzenimiz” isimli oyunu izlemek için ailesiyle Ford Tiyatrosu’na giden Lincoln, aslen bir oyuncu olan John Wilkes Booth tarafından başından vurularak öldürülmüştür.

Güney eyaletlerine büyük bir sempati besleyen Booth, suikastten 12 gün sonra federal ajanlar tarafından, Virginia’da bir ahırda öldürülmüştür. Abraham Lincoln ise Amerika tarihinde suikaste uğrayan ilk başkan olmuştur.